Türkiye’de siyaset bir süredir başka bir başlıkla tartışılıyor:
Seçilmiş milletvekillerinin ve belediye başkanlarının parti değiştirmesi.
Hangi partiye geçtikleri, hangi gerekçeyi sundukları ya da bunu “siyasi gerçekçilik” diye adlandırmaları meseleyi değiştirmiyor. Asıl soru şu: Bu koltuk kimin oyuyla kazanıldı?
Vatandaş sandığa giderken bir kişiye değil, o kişinin temsil ettiği siyasi çizgiye oy verir. Programına, vaatlerine, duruşuna… Hatta çoğu zaman ismini bile bilmediği adaylara, yalnızca o partiye duyduğu güvenle destek verir. Çünkü demokrasi, bireysel manevralardan değil, toplumsal mutabakattan güç alır.
Seçilmiş bir ismin, görev süresi devam ederken rozet değiştirmesi hukuken mümkün olabilir. Ancak her hukuki olanın meşru olduğu söylenemez. Demokrasi sadece kanunlarla değil, etikle ve vicdanla ayakta durur.
“Ben milletin vekiliyim” demek yetmez. Millet, o vekili hangi kimlikle Meclis’e gönderdiğini de gayet iyi bilir.
Daha da önemlisi; bu durum hangi parti lehine olursa olsun, uzun vadede siyasete olan güveni zedeler. Bugün alkışlanan bir transfer, yarın sandığa küskünlük olarak geri döner. Çünkü seçmen şunu hisseder:
“Benim oyum pazarlık konusu yapıldı.”
Bu yazı bir parti savunusu değildir. Aksine, partiler üstü bir itirazdır.
Seçme hakkı, sadece sandık günü kullanılan bir oy değildir; o oyun anlamının korunmasıdır.
Eğer bir siyasetçi artık seçildiği siyasi çizgide yol yürüyemiyorsa, bunun demokratik bir yolu vardır:
İstifa eder, yeniden seçmenin karşısına çıkar.
Gerisi, adına ne denirse densin, temsil krizidir.
Ve temsil krizi derinleştiğinde kaybeden bir parti ya da bir kişi olmaz.
Kaybeden, demokrasi olur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Derya Özaba
TEMSİL KRİZİ
Türkiye’de siyaset bir süredir başka bir başlıkla tartışılıyor:
Seçilmiş milletvekillerinin ve belediye başkanlarının parti değiştirmesi.
Hangi partiye geçtikleri, hangi gerekçeyi sundukları ya da bunu “siyasi gerçekçilik” diye adlandırmaları meseleyi değiştirmiyor. Asıl soru şu:
Bu koltuk kimin oyuyla kazanıldı?
Vatandaş sandığa giderken bir kişiye değil, o kişinin temsil ettiği siyasi çizgiye oy verir. Programına, vaatlerine, duruşuna… Hatta çoğu zaman ismini bile bilmediği adaylara, yalnızca o partiye duyduğu güvenle destek verir. Çünkü demokrasi, bireysel manevralardan değil, toplumsal mutabakattan güç alır.
Seçilmiş bir ismin, görev süresi devam ederken rozet değiştirmesi hukuken mümkün olabilir. Ancak her hukuki olanın meşru olduğu söylenemez. Demokrasi sadece kanunlarla değil, etikle ve vicdanla ayakta durur.
“Ben milletin vekiliyim” demek yetmez. Millet, o vekili hangi kimlikle Meclis’e gönderdiğini de gayet iyi bilir.
Daha da önemlisi; bu durum hangi parti lehine olursa olsun, uzun vadede siyasete olan güveni zedeler. Bugün alkışlanan bir transfer, yarın sandığa küskünlük olarak geri döner. Çünkü seçmen şunu hisseder:
“Benim oyum pazarlık konusu yapıldı.”
Bu yazı bir parti savunusu değildir. Aksine, partiler üstü bir itirazdır.
Seçme hakkı, sadece sandık günü kullanılan bir oy değildir; o oyun anlamının korunmasıdır.
Eğer bir siyasetçi artık seçildiği siyasi çizgide yol yürüyemiyorsa, bunun demokratik bir yolu vardır:
İstifa eder, yeniden seçmenin karşısına çıkar.
Gerisi, adına ne denirse densin, temsil krizidir.
Ve temsil krizi derinleştiğinde kaybeden bir parti ya da bir kişi olmaz.
Kaybeden, demokrasi olur.